ÜNLÜ SCIENCE DERGİSİ BÜYÜK DEĞİŞİMİN FARKINDA:
TÜRKİYE'DE DARWINİZM TARİH OLUYOR


Ünlü bilim dergisi Science'da, Harun Yahya'nın, Evrim Aldatmacası isimli kitabına ve kitabın dünya çapındaki etkisine geniş yer verildi.

Bilindiği gibi, ülkemizde yıllardır evrim aldatmacası ile bilimsel alanda ciddi bir mücadele yürütülüyor ve bu büyük fikri mücadele dünya bilim çevrelerinin de dikkatini çekiyor. Dünyanın en saygın bilimsel dergilerinden biri sayılan Science dergisinin 18 Mayıs 2001 tarihli sayısında da bu konuya geniş yer verildi. Robert Koenig imzalı ve "Creationism Take Root Where Europe, Asia Meet" (Avrupa ile Asya'nın Buluştuğu Yerde Yaratılışı Savunma Akımı Kökleniyor) başlıklı yazıda Türkiye'de evrim teorisinin aldatmacalarına karşı yapılan bilimsel mücadelenin başarısına, geçtiğimiz yıllarda ülke çapında gerçekleştirilen 100'ü aşkın evrim teorisinin çöküşü konulu konferansa ve Türkiye'deki evrimcilerin çaresizliklerine geniş yer verildi. Evrim teorisine karşı başlatılan bu hareketin "Kuzey Amerika dışında, dünyanın en kuvvetli anti-evrimci hareketi" olduğunun ve "diğer Müslüman ülkelere de hızla yayıldığının" altı çizildi.

Yazıda ayrıca "Evrim Aldatmacası" kitabının uluslararası başarısına ve bazı Türk evrimci bilim adamlarının "bu kitapların ülkenin bazı bölgelerinde okullarda okutulan ders kitaplarından daha etkin olduğundan şikayet ettiklerine" dikkat çekildi. Dergide Evrim Aldatmacası kitabının resminin altında ise şu yorum dikkat çekiyordu: "Olay çıkardı – Evrim Aldatmacası gibi kitaplar çok geniş bir okuyucu kitlesine sahip." Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada okunan, şu ana kadar 19 dile çevrilen ve halen farklı dillere çevirileri devam eden Evrim Aldatmacası isimli kitabı bugün Rusya'dan Hindistan'a, Avustralya'dan Kanada'ya, İtalya'dan İspanya'ya, Polonya'dan Endonezya'ya kadar birçok ülkede tanımayan yok gibi.

Koenig'in yazısında 2001 yılı başından itibaren bazı milletvekillerinin, evrim teorisinin eğitim müfredatından kaldırılması için TBMM'ne sundukları soru önergelerinden de şu şekilde bahsedildi:


22 Nisan 2000 tarihli New Scientist dergisinde Türkiye'deki yaratılış konulu çalışmalara da yer verildi ve evrim teorisinin anlatılması ve yaratılış gerçeğinin ortaya konması konusunda "Harun Yahya uluslararası bir kahraman haline geldi" ifadesi kullanıldı.

… Bir tıp profesörü ve milletvekili olan Ali Gören geçtiğimiz günlerde ortaokullarda Darwin'in evrim teorisinin okutulmasının yasaklanması için bir soru önergesi verdi. Parlamentodaki üçüncü büyük parti olan ve İslami görüşüyle bilinen Fazilet Partisi üyesi Gören, Darwinizm'i "bilimsel bir sahtekarlık" olarak niteledi ve orta okul öğrencilerini "ateizme ve bölücülüğe" zemin oluşturan evrim teorisinin olumsuz etkilerinden korumak için diğer parlamento üyelerini harekete davet etti. "


22 Nisan 2000 tarihli New Scientist dergisinde, Darwinizm'i yalanlayan yaratılış gerçeğinin dünyada artan etkisine yer verildi.

Koenig, evrim aldatmacasına yönelik bu fikri ve bilimsel çalışmaların karşısında Türk evrimcilerin cevapsız ve yetersiz kaldıklarını belirtiyor ve "... Buradaki birçok (evrimci) bilim adamı, evrimcilerin kamuoyu nezdinde Türk yaratılışçılarının karşısında itibar kaybetmelerinden endişe duyuyor" diyordu.

Türkiye'deki yaratılış konulu çalışmalara, bilim dünyasının en saygın dergilerinden biri olan New Scientist'in 22 Nisan 2000 tarihli sayısında da yer verilmişti. New Scientist, evrim teorisi ile ilgili eserlerinin etkisine dikkat çekmiş, evrim teorisinin yanlışlığının ve yaratılış gerçeğinin anlatılması konusunda "Harun Yahya uluslararası bir kahraman haline geldi" demişti.

Tüm bu gelişmeler karşısında evrimciler ise sessizliklerini korumaktadırlar. Oysa evrimci bilim adamlarından beklenen, evrim aldatmacasını ortaya koyan delillere aynı şekilde, kitap ve konferanslarla cevap vermeleridir. Ancak görünen o ki, evrimi savunacak hiçbir delilleri olmadığını bilen evrimciler bu konuda en ufak bir şevk duymamaktadırlar. Tüm üniversitelerde kürsüleri olan, tüm laboratuvarlar, teknik imkanlar ellerinde bulunan evrimciler yıllardır sadece imza toplayıp, basın bidirisi yayınlamaktan başka birşey yapamayarak, çaresizliklerini ortaya koymuşlardır. Artık evrim aldatmacası, tarihin karanlık sayfalarındaki yerini almıştır ve bunu hiçbir evrimcinin engellemesi mümkün değlidir.

Hiç şüphesiz Darwinist büyünün etkisinin insanların üzerinden hızla kalkıyor olması hem ülkemiz hem de tüm dünya toplumları açısından, aydınlık ve refah dolu bir gelecek için çok önemli ve tarihi bir gelişmedir.


RADİKAL GAZETESİNDEN KUŞLARIN KÖKENİ HAKKINDA
"EVRİM MASALLARI"

Aralık 2000 tarihli Radikal gazetesinde, "Kuşların En Hakiki Atası" başlıklı bir haber yayınlandı. Çin'de bulunan bir dinozor fosilinin kuşların gerçek atası olduğu iddia edilen haberde, çok önemli hatalar ve okuyucuyu yanıltan bilgiler bulunmaktadır.

Söz konusu haberde, Çin'de Microraptor ismi verilen ve 120 milyon yıllık olduğu tespit edilen bir dinozor fosili bulunduğu duyurulmaktadır. Yazıda yer alan iddiaya göre, bu karga büyüklüğündeki dinozor, kuş tüylerine benzer tüylere sahiptir ve bu nedenle kuşların atasıdır. Haberdeki yanılgı, çelişki ve hatalar kısaca şöyle özetlenebilir:


1. Bu dinozor kuşların atası olamaz, çünkü ondan çok daha önce yaşamış olan birçok kuş fosili bulunmuştur:


8 Aralık 2000 tarihli Radikal gazetesinde çıkan bu haberde, Çin'de bulunan 120 milyon yıllık dinozor fosilinin kuşların atası olduğu iddia ediliyordu. Ancak, bu fosilden 25 milyon yıl önce yaşamış olan kuşlara ait fosillerin olması, Radikal gazetesinin bu iddiasını yalanlamaktadır.

Yazıdaki en büyük yanılgılardan biri bu konudur. Bu dinozorun boyutlarının küçük olması ve kuş tüylerine benzer tüylerinin olması, evrimcileri heyecanlandırmış olacak ki, hemen bunun kuşların atası olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak, Associated Press tarafından duyurulan haberin orijinalinde de yer aldığı gibi, bu dinozorun uçtuğuna dair hiçbir bilgi ve delil bulunmamaktadır. Yine aynı haberde Kansas Üniversitesi paleontologlarından dünyaca ünlü evrimci bilim adamı Larry Martin de bu dinozorun uçan bir kuşa ait özellikleri olmadığını belirtmiştir.

Tüm bunların yanında, bu dinozorun kuşların atası olamayacağını gösteren çok açık bir delil, bu dinozordan çok daha yaşlı uçan kuş fosillerinin bulunmuş olmasıdır. Nitekim, yazıda da bahsi geçen Archaeopteryx, Microraptor isimli dinozordan yaklaşık 25 milyon yıl önce yaşamıştır ve bilim adamlarının son araştırmaları ve yeni bulunan Archaeopteryx fosilleri bu türün uçan bir kuş olduğunu kesin olarak göstermiştir.

2000 yılı içinde ise, Archaeopteryx'ten çok daha yaşlı bir kuş fosili bulunmuştur. Science ve Nature gibi ünlü bilim dergileri ve dünyaca tanınmış BBC televizyonu bu kuş fosilini şöyle duyurmuşlardır. 


2000 yılı içinde, Archaeopteryx'ten çok daha yaşlı bir kuş fosili bulundu. Science ve Nature gibi ünlü bilim dergileri tarafından duyurulan bu fosil, kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiasını açıkça çürütmekteydi. Ülkemizde ise bu haber "Kuşların atası kuş çıktı" başlığı ile duyuruldu.

"Orta Asya'da bulunan ve günümüzden 220 milyon yıl önce yaşadığı anlaşılan söz konusu fosilin tüm vücudunun tüylerle kaplı olduğu, kuşların atası olduğu iddia edilen Archaeptoryx'de ve günümüz kuşlarında olduğu gibi bir lades kemiğine sahip olduğu ve tüylerinde ise içi boş sapların bulunduğu tespit edildi. Bu ise, Archaeopteryx'in kuşların atası olduğu iddialarını geçersizleştiriyor. Çünkü bulunan fosil Archaeopteryx'ten 75 milyon yıl daha yaşlı; yani kuşların atası olduğu iddia edilen canlıdan 75 milyon yıl önce de tüm özellikleriyle tam bir kuş yaşıyordu."

Nitekim aynı haber ülkemizde de, Milliyet gazetesinin 25 Haziran 2000 tarihli sayısında "Kuşların Atası Kuş Çıktı" manşetiyle yayınlanmıştı. Dolayısıyla Orta Asya'da bulunan bu kuş fosili, yeni bulunan Microraptor isimli dinozordan tam 100 milyon yıl daha yaşlıdır ve günümüz kuşları ile tamamen aynı özelliklere sahiptir.

Sonuç olarak, normal uçan bir kuştan 100 milyon yıl sonra ortaya çıkan bir dinozorun bu kuşun atası olması imkansızdır. Yani bulunan fosiller, dinozorlar ve kuşlar arasında kesinlikle bir ata-torun ilişkisi olmadığını, her iki türün birbirlerinden tamamen ayrı olarak ortaya çıktıklarını açıkça göstermektedir. Eğer böyle bir ilişki söz konusu olsaydı, evrimcilerin iddia ettikleri torunlar, atalarından 100 milyon yıl önce yaşamazlardı!

NATIONAL GEOGRAPHIC'IN SATIR ARASI İTİRAFLARI


Ülkemizde Türkçe olarak yayınlanmaya başlayan National Geographic dergisi, tüm dünyada evrim fanatizminin öncüsü ve bu konuda yanıltıcı haber yapmaktan çekinmeyen bir dergi olarak tanınmaktadır. Pterozorlar hakkındaki yazı da bunun bir örneğidir.

National Geographic Türkiye'nin Mayıs 2001 sayısında yayınlanan "Antik Göklerin Efendileri: Pterozorlar" başlıklı yazının, bu canlıları evrim propagandasına malzeme yapmak için kaleme alınmış olduğu kullanılan ifadelerden anlaşılmaktadır: Pterozorlar "evrimin büyük başarı öykülerinden biri" olarak tanımlanmakta (s. 135) ve yazı "pterozorlor, yok oluş nedenleri ne olursa olsun, evrimsel açıdan benzersiz zaferlere ulaştı" (s. 151) yorumuyla bitmektedir.

Peki acaba National Geographic bu canlıların kökeninin evrim olduğuna dair bir delil sunabilmekte midir?

Hayır. Aksine, dergideki makale, yukarıda anlattığımız "evrim çıkmazları"nın itirafları ile doludur. Bu canlıların fosil kayıtlarında, sözde ataları olan kara sürüngenlerinden çok farklı, özgün yapılarıyla bir anda ortaya çıktığını, bakın National Geographic nasıl itiraf ediyor:

Tüm paleontologlar, kökenlerinin ne olduğu sorusunun henüz yanıtlanamadığını, bunun için pterozorların ilkel türlerine ait yeni fosillerin bulunmasını beklemek gerektiğini kabul ediyor. İtalya, Monfacolne'deki Paleontoloji Müzesi'nden Fabio Dalla Vechia, 'nasıl evrim geçidiklerini söylemek zor; bulduğumuz ilk pterozorlar evrimlerini tamamlamış gerçek pterozorlar' diyor. 'Dördüncü kanatları çoktan kanada dönüşmüştü'. Bilinen ilk pterozorlar, kuzey İtalya dağlarında bulundu... uçma konusunda açık denizde balık avlayacak kadar usta olduklarına dair kanıtlar var.

Bu alıntıdaki evrimci önyargıya dikkat etmek gerekir. National Geographic'in kaynak gösterdiği evrimci paleontologlar, "bulunan ilk pterozorların" özgün kanat yapılarıyla birlikte aniden ortaya çıktıklarını kabul etmekte, ancak mutlaka bu canlılardan daha önce yaşamış olması gereken "ilkel pterozor türleri"nin varlığına inanmaktadırlar. Yani mevcut fosil delilleri, pterozorların, geçmişlerinde hiçbir "ilkel tür" bulunmadan aniden ortaya çıktıklarını göstermekte, ama evrimciler, teorileri öyle gerektirdiği için, bu hayali ilkel türlerin varlığını savunmaktadırlar.

Bu örnek, evrim teorisinin bilime rağmen zorla ayakta tutulmak istenen bir dogma olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Pterozorların nasıl olup da uçmaya başladıkları sorusunun evrim açısından cevapsız olduğu da National Geographic'in satır aralarında itiraf edilmektedir:

Öte yandan bu canlıları uçma aşamasına getiren evrimsel yol hala tartışmalı. Pek çok araştırmacı, pterozorların ağaçlarda yaşayan ve yaşamını daldan dala atlayarak geçiren küçük bir sürüngen soyundan geldiği kanısında... Bu arada karşıt kuramı savunanlara göre ise pterozorlar, karada koşan ve olasılıkla da dengelerini sağlamak için kollarını iki yana açarak kullanan, iki ayaklı sürüngenlerin evrim geçirmesi sonucunda ortaya çıktılar..

Alıntıda sözü edilen iki ayrı tez, evrimcilerin kuşların kökeni konusunda da içine düştükleri çelişkilerin bir tekrarıdır. Kuşlar konusunda da pterozorlar için olduğu gibi iki teori vardır: Arboreal (ağaç dallarında süzülme) ve cursorial (yerden havalanma) teorileri. Ama hem arboreal teori hem de cursorial teori tamamen spekülatiftir, yani hiçbir delile dayanmayan "zihin jimnastiklerinden" ibarettir. Sürüngenlerin daldan dala atlayarak veya yerde koşarak zaman içinde "kanatlanabilecekleri" düşüncesi, hiçbir bilimsel temeli olmayan Lamarkçı bir hurafeden başka birşey değildir. (Bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, "Kuşların Kökeni", 2000) Bu tezlerin herhangi birini destekleyen en ufak bir fosil kanıtı yoktur. Kısacası bu tezlerin National Geographic'in ifadesiyle "tartışmalı" olmasının nedeni, tamamen hayali olmalarıdır.

National Geographic Türkiye'nin Mayıs 2001 sayısında pterozorlar hakkında yayınlanan makale, her ne kadar evrim propagandası niyetiyle yazılsa da, gerçekte evrim teorisinin açmazlarından birini itiraf etmekten başka bir sonuca varmamıştır. Bilimsel kanıtlar, pterozorların, diğer canlı grupları gibi, yeryüzünde evrim süreciyle değil, aniden ve özgün yapılarıyla ortaya çıktıklarını göstermektedir. Bu durum diğer bütün canlı ve cansız varlıkları olduğu gibi bu canlıları da Allah'ın yarattığını kanıtlar.


HÜRRİYET GAZETESİNİN EVRİM ÇELİŞKİSİ

Aralık 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde "6 milyon yıllık Milenyum Adamı" başlıklı bir haber yayınlandı. Bu haberde, 2000 yılının Ekim ayında bulunan bir fosil konu edilmekte ve bu fosilin insanın evrimsel atası olduğu iddia edilmekteydi. Evrim propagandası yapmak amacıyla yayınlandığı açıkça belli olan bu haberde pek çok çelişki bulunmaktadır.

Söz konusu haberde, Fransız ve Kenyalı bilim adamlarının Kenya'nın Baringo bölgesinde en az 6 milyon yıllık fosil buldukları belirtiliyor. Haberde ayrıca bu fosillerin insanın bugüne kadar bulunan en eski atasına ait olduğu iddia ediliyor. Fosili bulan bilim adamları ise, bu fosillerin 1974 yılında bulunan Lucy fosilinden 3.2 milyon yıl daha yaşlı olduğunu belirtiyorlar. Haberde, bulunan fosil, insanın yarı insan-yarı maymun atası olarak tanıtılmaya çalışılmaktadır. Ancak bu, evrimcilerin kendi içlerindeki çelişkilerini ortaya koyan bir haberdir.


Kenya'da bulunan 6 milyon yıllık "Milenyum Adamı", 3.2 milyon yıllık Lucy'den daha yaşlı olmasına rağmen, evrimcilerin iddialarına göre çok daha fazla gelişmiş. Bu, evrimcilerin kendi içlerindeki tutarsızlığı gösteren açık bir örnektir.

Çünkü fosili bulan bilim adamlarının kıyas yaptıkları Lucy, yeni bulunan Milenyum Adamı'ndan daha genç olmasına rağmen evrimci mantığa göre daha az gelişmiştir. Çünkü yapılan detaylı incelemeler sonucunda İngiltere ve ABD'den iki anatomist, Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard ve İngiltere'deki Liverpool Üniversitesi'nden Fred Spoor gibi dünyaca ünlü bilim adamları Lucy'nin, insanın atası olmayacağını, dik yürümeyen, günümüz maymunları ile benzer özellikle sahip soyu tükenmiş bir tür olduğunu göstermişlerdir.

Bu bilim adamlarının elde ettikleri sonuçlara göre, Lucy'nin dahil edildiği Australopithecus  afarensis türünün tümünün beyin hacimleri, günümüz şempanzelerininkiyle aynı veya daha küçüktür. Ellerinde ve ayaklarında günümüz maymunlarındaki gibi ağaçlara tırmanmaya yarayan çıkıntılar mevcuttur ve ayakları dallara tutunmak için kavrayıcı özelliklere sahiptir. Boyları kısadır (en fazla 130 cm.) ve aynı günümüz maymunlarındaki gibi erkek Australopithecus dişisinden çok daha iridir. Kafataslarındaki yüzlerce ayrıntı, birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri, çene yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından farklı olmadıklarını gösteren delillerdir.

Ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Mayıs 1999 sayısında bu konuyu kapak yapmıştır. Dergi, "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığını kullanarak Australopithecus türü maymunların insanın soyağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu cümleler yer almaktadır:

Yeni bir teori Australopithecus türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... St W573'. incelemeye yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soyağacını yıkıyor. Böylece bu soyağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi büyük maymunlar hesaptan çıkarılıyor... Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar, Homo türlerinin (insanların) doğrudan ataları, hala keşfedilmeyi bekliyor.

Görüldüğü gibi, günümüzden 3.2 milyon yıl önce yaşayan ve evrimciler tarafından insanın atası olarak kabul edilen Lucy, tamamen maymun özelliklerine sahip bir türdür. Yeni fosili, Lucy'nin ve insanın atası olarak gösteren bilim adamları ise büyük bir çelişki sergilemekte ve kendi evrimci iddialarını dahi alt üst eden bir iddia ortaya atmaktadırlar. Lucy, yeni bulunan Milenyum Adamı'ndan daha genç olmasına rağmen, evrimci mantığa göre daha az gelişmiştir. Yani insana daha yakın olacağına maymuna daha yakındır, hatta tamamen bir maymundur.

Çünkü bu bilim adamlarının verdikleri bilgiye göre Milenyum Adamı dik yürüyebilmekte, çene ve diş yapısı ise insana benzemektedir. Oysa, Lucy dik yürüyemediği gibi, çene ve diş yapısı maymunlarla aynıdır. Yani evrimcilerin iddialarına göre evrim tersine işlemiş olmalıdır!

Evrimcilerin iddialarını yakından, dikkatli bir gözle izleyen her insan, bu tür çelişkilere sık sık rastlayacaktır. Çünkü evrimciler hiçbir zaman gerçekleri anlatmazlar. Onlar hayali bir senaryoyu yaşatmaya çalıştıkları için, senaryolarında her zaman boşluklar, çelişkiler, sahtekarlıklar, laf oyunları ve göz boyamalar olur. Çok az bir dikkat sarfedilerek, evrimcilerin Milenyum Adamı örneğinde olduğu gibi, kendi iddialarını çürütecek bir bulguyu sanki evrime delilmiş gibi kullandıklarına herkes şahit olabilir.

HÜRRİYET GAZETESİNİN "ŞİZOFRENİ OLMASAYDI MAYMUN KALACAKTIK" YANILGISI

Bazı basın-yayın organları, son dönemde Darwinizm propagandasına hız vermiş görünüyorlar. Ama bu propaganda, Darwinizm lehindeki herhangi bir bilimsel gelişmeden değil -çünkü böyle bir gelişme yok- aksine bu gazetelerin kendileri açısından acı bir gerçeği görmelerinden kaynaklanıyor: Evrim teorisinin 150 yıllık bir yalan olduğu her geçen gün biraz daha açığa çıkıyor ve teori gittikçe gün kaçınılmaz sona biraz daha yaklaşıyor. Bunun telaşı içindeki Darwinistler ise, bütün gün internetten araştırma yapıp "evrim lehinde" biraz olsun malzeme bulmaya ve sonra da bunları büyük puntolarla haber yapmaya çalışıyorlar. Ancak bu umutsuz çaba her defasında kendilerini biraz daha küçük düşürüyor. Her defasında biraz daha mantıksız iddialar öne sürmek durumunda kalıyorlar.


Bu gibi evrimci haberler, gerçekte hiçbir bilimsel ciddiyeti olmayan, sadece topluma "evrim" mesajı vermek için gündeme getirilen dayanaksız iddialardır.

Bunun bir örneğini, 21 Mart 2001 tarihli Hürriyet gazetesinde okumak mümkün. Gazetede yayınlanan "Şizofreni Olmasaydı Maymun Kalacaktık" başlıklı haberde, İngiliz biyokimyager David Horrobin'in yakında yayınlanacak bir kitabından söz ediliyor ve söz konusu "bilim adamı"ndan şu alıntı yapılıyor:

Bizi insan yapan, kafatasımız içindeki yağ hücrelerinin genetik olarak değişmesidir. Mutasyon sonucunda bozulan beyindeki yağ hücreleri, aynı zamanda atalarımıza şizofreni hastalığını da kazandırdı. Bu hastalık da insanoğlunun yaşadığı dönemlere göre sıradışı sayılabilecek düşünceler üretmesine neden oldu. İnsanoğlu bu sayede gelişmesini sürdürdü.

Yani Horrobin ve onun görüşlerini "Darwinizm'e yeni delil" sanarak büyük bir sevinç içinde yayınlayan Hürriyet gazetesinde, şunlar iddia ediliyor:

1) Maymunların beyinlerinde çok sayıda yağ hücresi vardı, ama bunların bir kısmı mutasyona uğradı.

2) Bu mutasyon sonucunda yağ hücreleri birden bire "beyin hücresi" haline geldiler, "düşünmeye" başladılar.

3) Ama bazıları da bozuk çıktı ve şizofreni hastalığına neden oldular.

4) Şizofreni çok faydalı oldu, çünkü bu yeni canlıların "sıradışı" fikirler üretmesini sağladı ve maymunları insan yaptı.

Şimdi, bilimsel yönden her biri ayrı bir mantıksızlık örneği olan bu iddaları kısaca inceleyelim

BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNDEKİ
SOSYAL DARWINİST İDDİALARA CEVAP

Bilim ve Teknik dergisinin Şubat 2001 tarihli sayısında kapak konusu olan "Şiddet" başlıklı makalede, evrim teorisinin propagandasını yapmak adına ciddi bilimsel hatalar yapılmıştır.


Söz konusu makalenin hemen başında evrim teorisinin en temel aldatmacalarından birisine başvurulmuş ve "doğanın kıyasıya bir rekabet sahnesi olduğu" yanılgısı okuyuculara telkin edilmeye çalışılmıştır. Makalenin devamında da "saldırganlığın bu rekabet sahnesinde insana evrimsel bir avantaj sağladığı" gibi tamamen hayali bir iddia ortaya atılmış ve bu iddiaya kaynak olarak da bundan 40 sene önce "kuşları ve balıkları" gözlemleyerek birtakım varsayımlarda bulunan Alman etolog Konrad Lorenz gösterilmiştir.

Aslında doğanın sadece bir mücadele sahnesi olduğu yanılgısı, 40 yıldan daha eskiye dayanan, evrim teorisinin ilk defa ortaya atıldığı döneme ait bir yanılgıdır. Teorinin kurucusu Darwin'in öne sürdüğü doğal seleksiyon mekanizması, bulundukları coğrafi konumun doğal şartlarına uygun yapıda ve güçlü olan canlıların hayatlarını ve nesillerini sürdürebildiklerini, uygun yapıda olmayan ve daha güçsüz olanların ise yok olduklarını öngörür. Darwinizm'in benimsediği doğal seleksiyon mekanizmasına göre doğa, canlıların birbirleriyle "yaşam" için kıyasıya mücadele ettikleri, zayıfların güçlüler tarafından yok edildiği bir yerdir.

Dolayısıyla bu iddiaya göre her canlı yaşamını sürdürebilmek için güçlü olmak, diğerlerine her konuda üstün gelmek ve kıyasıya savaşmak zorundadır. Aynı iddiaya göre böyle bir ortamda ise fedakarlık, özveri, işbirliği gibi kavramlara yer yoktur; zira bunların her biri canlının aleyhine dönebilir. Bu yüzden her canlı olabildiğince bencil olmalı ve sadece kendi yiyeceğini, kendi yuvasını, kendi korunmasını, kendi güvenliğini düşünmelidir. Bilim ve Teknik dergisinde ele alınan "saldırganlık" ve "şiddet" unsuru, böyle bir ortamda vazgeçilmez olacaktır.

 

DOĞADAKİ FEDEKARLIK ÖRNEKLERİ DARWINİZM'İ YALANLAR

Peki gerçekten de doğa her canlının birbiriyle kıyasıya mücadele ettiği, herkesin birbirini yok etmek, saf dışı bırakmak için çaba harcadığı, son derece bencil ve vahşi bireylerden oluşan bir ortam mıdır?

Bu konuda şimdiye kadar yapılan gözlemler, evrimcileri –ve dolayısıyla Bilim ve Teknik dergisinde öne sürülen iddiayı- yalanlamıştır. Doğa,  hiç de evrimcilerin iddia ettiği gibi sadece savaşın hakim olduğu bir yer değildir. Aksine doğa, çoğu kez ölümü göze alan fedakarlıkların, kendi zararına olduğu halde sürü için gösterilen özverilerin, bunun karşılığında hiçbir kazanç sağlamayan canlıların ve akılcı işbirliklerinin sayısız örnekleri ile doludur. Kendisi de bir evrimci olmasına rağmen Prof. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık isimli kitabında, Darwin ve dönemindeki diğer evrimcilerin neden doğanın sadece bir savaş yeri olduğunu zannettiklerini şöyle açıklamıştır:

19. yüzyılda bilim adamları çoğunluk çalışma odalarında ya da laboratuvarda kapalı kaldıkları, doğayı doğrudan tanıma yoluna gitmedikleri için canlıların salt savaşım içinde olduğu tezine kolayca kapılmıştır. Huxley gibi seçkin bir bilim adamı bile kendini bu yanılgıdan kurtaramamıştı.

Evrimci Peter Kropotkin ise hayvanların aralarındaki dayanışmayı konu edindiği Mutual Aid: A Factor in Evolution isimli kitabında Darwin ve taraftarlarının içine düştükleri yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:

Darwin ve onu izleyenler, doğayı canlıların sürekli olarak birbirleriyle savaştıkları bir yer olarak tanımladılar. Huxley'e göre hayvanlar alemi gladyatörlerin şovuna benziyordu. Hayvanlar birbirleriyle savaşmakta, en hızlı ve en kurnaz olanı ertesi gün savaşabilmek için hayatta kalmaktaydı. Ancak ilk bakışta, Huxley'in doğaya bakış açısının bilimsel olmadığı anlaşılmaktadır…

Doğada gerçekten de bir mücadele, çatışma vardır. Ama bunun yanında "özveri" de vardır. Ve bu özveri, Darwinist teoriyi yalanlamaktadır. Nitekim bu konu Bilim ve Teknik dergisinin daha önceki sayılarında da ele alınmış, evrimcilerin düştükleri acizlik şöyle ifade edilmiştir:

Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwin'in teorisine göre, her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını bağlı olarak azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.

Doğadaki bu gerçekler karşısında, evrimcilerin "doğa bir savaşım alanıdır, bencil olan, kendi çıkarlarını koruyan üstün gelir" iddiası tamamen geçersiz kalmaktadır. Ünlü bir evrimci olan John Maynard Smith canlıların bu özellikleri üzerine evrimcilere şöyle bir soru yöneltmektedir:

Eğer doğal seleksiyon, bireyin yaşama ihtimalini ve çoğalmasını garanti eden özelliklerinin seçilimi ise, kendini feda eden davranışları nasıl açıklayacağız?

Elbette kendisi de evrimci bir bilim adamı olan John Maynard Smith'in bu sorusuna evrim teorisi adına verilecek bir cevap yoktur. (Canlılardaki olağanüstü fedakarlık, özveri ve yardımlaşmanın doğadaki örnekleri hakkında bilgi edinmek isteyenler için bkz. Canlılardaki Fedakarlık ve Akılcı Davranışlar, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)


İÇGÜDÜLER EVRİMLE AÇIKLANAMAZ

Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanan makalede başvurulmak istenen bir başka aldatmaca da, insan davranışları ve hayvan davranışları arasında bir benzerlik kurularak, insan ve hayvanın ortak bir atadan geldiği ve bu davranışların da ortak bir atadan kuşaktan kuşağa aktarıldığı için bir benzerlik taşıdığı iddiasıdır. Yazıda saldırganlık da ortak kökenli bir dürtü, yani içgüdü olarak tanımlanmış, ancak insanların bunu gündelik yaşamda dışa vurma fırsatı bulamadıklarından bahsedilmiştir.

Oysa bu iddia, hiçbir temeli olmayan hayal gücüne dayanan ve evrimcilerin kitle telkini yapmak için başvurdukları bir aldatmacadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki Bilim ve Teknik dergisinin insanlarda ve hayvanlarda var olduğunu iddia ettiği "dürtü" ya da "içgüdü" konusu evrim teorisi açısından başlı başına bir çıkmaz oluşturmakta ve teorinin geçersizliğini tek başına ortaya koymaktadır.




"İçgüdü" kelimesi, evrimci bilim adamları tarafından, hayvanların doğuştan sahip oldukları bazı davranışları tanımlamak için kullanılır. Ancak hayvanların bu içgüdüleri nasıl edindikleri, içgüdü ile yapılan bir davranışın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı ve bu davranışların nesilden nesile nasıl aktarıldığı sorusu her zaman cevapsızdır.

Evrimci genetikçi Gordon Rattray Taylor, The Great Evolution Mystery isimli kitabında içgüdülerle ilgili bu çıkmazı şöyle itiraf etmektedir:

İçgüdüsel bir davranış ilk olarak nasıl ortaya çıkıyor ve bir türde kalıtımsal olarak nasıl yerleşiyor diye sorsak, bu soruya hiçbir cevap alamayız.

Gordon Taylor gibi itirafta bulunamayan bazı evrimciler ise bu soruları üstü kapalı, gerçekte bir anlam ifade etmeyen cevaplarla geçiştirmeye çalışırlar. Aslında evrim teorisinin sahibi Charles Darwin de hayvanların davranışlarının ve içgüdülerinin, teorisi için büyük bir tehlike oluşturduğunu fark etmiş ve bunu Türlerin Kökeni isimli kitabında açıkça, hatta birkaç kez itiraf etmişti:

İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onların gelişimi okura belki teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir.

Bilim ve Teknik dergisinin düştüğü bir başka yanılgı da var olduğunu iddia ettiği "dürtü" yani "içgüdülerin" kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze taşındığı yanılgısıdır. Bu Lamarkist bir mantıktır ve bilimsel açıdan bir hurafe olduğu bundan bir asır önce ispatlanmıştır. Nitekim evrimci bilim adamlarının kendileri dahi içgüdü ve dürtülerin kuşaktan kuşağa evrim yoluyla aktarılmasının imkansız olduğunu itiraf etmektedirler. Evrimci Gordon R. Taylor, Bilim ve Teknik dergisinde de yer verilen, davranışların kalıtımsal olarak sonraki nesillere aktarılabildiği iddiasını, "acınacak" bir iddia olarak değerlendirmektedir:

Biyologlar belirli bazı davranış şekillerinin kalıtımının mümkün olduğunu ve aslında bunun gerçekten görüldüğünü kabul ederler. Dobzhansky şunu iddia etmektedir: "Tüm beden yapıları ve fonksiyonlar, hiçbir istisna olmaksızın, çevresel zincirler sırasında oluşan kalıtımın ürünleridir. Bu durum, hiçbir istisna olmaksızın tüm davranış şekilleri için de geçerlidir". Bu doğru değildir ve Dobzhansky gibi saygın birinin bunu dogmatik olarak savunması acınacak bir durumdur.

KAMBRİYEN PATLAMASI DARWIN'İN TEORİSİNE MEYDAN OLUYOR

Kambriyen patlaması, evrim teorisine ciddi bir şekilde meydan okumaktadır. Oldukça ani, kapsamlı ve jeolojik açıdan son derece hızlı gelişen bu dönem sonucunda çok sayıda hayvan filumu ortaya çıkmıştır. Bu ise Darwinizm'in en temel varsayımını yok etmektedir.

Bu varsayım, canlılığın bir tür "giderek genişleyen bir farklılık üçgeni" içinde geliştiği şeklindedir. Buna göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da ilk havyan türünden başlayarak, aşama aşama farklılaşmış ve biyolojik sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda (Kambriyen devirde) hep birlikte vardır, sonra giderek sayıları azalmıştır.Tüm filumlar bir anda ortaya çıkmıştır, hatta ilerleyen dönemlerde bazılarının soyları tükenmiştir.


Farklı hayvan filumlarına ait canlıların, son derece kompleks yapıları ile, Kambriyen devirde aniden ortaya çıkmaları, bu canlıların yaratıldıklarının açık bir delilidir.

Bazı biyologlar bunu evrimin "aşağıdan- yukarıya'" evrim iddiasına karşı koyan '"yukarıdan-aşağıya" bir tablo olarak tanımlamaktadırlar. Yani fosil kayıtlarının ortaya koyduğu doğa tarihi, evrimci tahminlerin tam aksidir.

 

EVRİMCİLERİN DARWIN'İN TEORİSİNİ KURTARMA ÇABALARI SONUÇSUZDUR

Evrim teorisine inanmakta ısrar eden paleontologların Kambriyen Patlaması karşısında Darwin'in teorisini kurtarmak için denedikleri 2 yol vardır.

Birincisi; Kambriyen devirde ortaya çıkan canlıların aniden belirmediklerini, bu canlıların Prekambriyen (Kambriyen öncesi) dönemde atalarının bulunduğunu ileri sürürler. Fakat, Prekambriyen dönemde, daha önce de belirtildiği gibi Kambriyen dönemindeki olağanüstü kapsamlı canlılığın atası sayılabilecek hiç bir kayıt yoktur. Bunu açıklamak içinse, iki ayrı iddia ortaya atarlar. Bunlardan birine göre, bu sözde atalar, yumuşak vücutları ve küçüklükleri nedeniyle fosil bırakmamışlardır. Bir diğer iddiaya göre ise, Prekambriyen dönemden elde edilen bulgular parça parça ve yetersiz olduğu için, bu "hayali ataların" fosillerine henüz rastlanmamıştır.

Fosil kayıtları yetersiz değildir:

Dikkat edilirse bu iddialar, herhangi bir "kanıt"a değil, bilakis "kanıtsızlığa" dayanmaktadırlar. Nitekim bir çok paleontolog bunun farkındadır ve "fosiller yetersiz" iddiasına katılmamaktadır. Prekambriyen döneminin sonlarına ve Kambriyen dönemine ait yeterince sağlam kayalar bulunmuştur. Bilim adamlarına göre, bu kayalar, eğer sözkonusu "atalar" yaşamış olsaydı onların fosilleşmiş olacaklarına ve bugüne kadar keşfedileceklerine dair paleontologları ikna edecek kadar yeterlidir. Örneğin her ikisi de evrimci olan James Valentine ve Douglas Erwin'e göre elde edilen Kambriyen kayalıkları yeterince eksiksizdir. Dolayısıyla bu bilim adamları "Patlamanın gerçek ve fosil kaydındaki eksikliklerle gizlenemeyecek kadar büyük olduğu" sonucuna varmışlardır.

Şubat 2000'de İngiliz jeologlar M. J. Benton, M. A. Wills ve R. Hitchin şu sonuca varmışlardır:

Fosil kaydının eski parçaları aşikar bir şekilde noksandır, fakat yaşam tarihinin engin modellerini örneklendirmek açısından yeterli görülebilirler.

Bulunması gereken atalar yaşasalardı iz bırakırlardı

Öte yandan, Kambriyen devri filumlarının çok küçük olduklarından ya da yumuşak bedenli olduklarından dolayı fosil bırakmadıkları iddiası da geçersizdir. Bu iddiayı çürüten en açık örnek, küçük bakterilerin mikrofosillerinin 3 milyar yıldan daha yaşlı olan kayalarda dahi bulunmuş olmasıdır. Dahası Avustralya Ediacara Tepelerinde fosilleşmiş olarak bulunan Prekambriyen organizmaları yumuşak bedenlidirler. Simon Conway Morris 1998 yılında yayınlanmış olan The Crucible of Creation adlı kitabında "Ediacaran fosilleri sanki fiilen yumuşak vücutluymuş gibi görünmektedirler" diyerek Ediacaran organizmalarında iskelete ait sert bölümlerin olmadığını belirtmektedir. Aynı durum Kambriyen Patlamasında fosilleşmiş olan çok sayıda organizma için de geçerlidir. Örneğin Kanada'daki Burgess Shale fosil yatağı, tamamen yumuşak bedenli olan çok sayıda fosil içermektedir. Conway Morris'e göre "bu olağanüstü fosiller" yalnızca onların ana hatlarını göstermekle kalmazlar, aynı zamanda bazen de bağırsaklar ya da kaslar gibi iç organları da gösterirler.

Kısacası, yaşadıkları varsayılan ataların fosillerine rastlanmamasının nedeni, yumuşak vücutlu ya da küçük olmaları olamaz.

Dolayısıyla, "Prekambriyen devirde, Kambriyen devir canlılarının ataları yaşıyordu, ama izlerine ulaşamıyoruz" iddiası tamamen geçersizdir. Bu teorik canlılarının fosillerinin var olmamasının tek sebebi vardır: Bu canlılar hiç var olmamışlardır.

Bunun ise tek bir anlamı vardır: Kambriyen devrinde ortaya çıkan canlılar aniden, hiçbir ataya sahip olmadan ortaya çıkmışlardır.


KAMBRİYEN DEVRİNDE ANİDEN ORTAYA ÇIKAN CANLILAR EVRİMLE
OLUŞAMAYACAK KADAR KOMPLEKSTİRLER

Evrimcilerin, Kambriyen patlamasının nasıl gerçekleştiğini açıklamak için denedikleri ikinci yol ise "hızlı ve istisnai evrimdir". Yani bu son derece kompleks ve farklı filumlara ait canlıların çok hızlı bir evrimle ortaya çıktığını iddia ederler. Ancak bu iddia da hem kendi taraftarları hem de diğer bilim adamları tarafından yoğun olarak eleştirilmektedir.

Çünkü Kambriyen patlamasında beliren canlılar oldukça kompleks özelliklere sahiptir ve böyle hızlı bir evrimleşme evrim teorisinin kendi iddialarına göre bile mümkün olamaz.

Kambriyen canlılarının bazı özelliklerini bilmek, bu konuda aydınlatıcı olacaktır. Örneğin son bulunan kabuklu fosilinde, yiyeceğini ağzına götürmek için kullanabileceği bir organa ve ayrıca antenlere rastlanmıştır. Bunun dışında, kendisini koruyan bir de kabuğu bulunmaktadır. Bu kabuklu ile aynı dönemde yaşayan trilobitler ise son derece kompleks bir göz sistemine sahiptirler. Bu göz yapısı tam bir yaratılış harikasıdır. Harvard, Rochester ve Chicago Üniversiteleri'nden jeoloji profesörü David Raup; "Trilobitlerin gözü, ancak günümüzün iyi eğitim görmüş ve son derece yetenekli bir optik mühendisi tarafından geliştirilebilecek bir tasarıma sahipti" demektedir.

Burada kısaca yer verilen bu kompleks canlıların, evrimcilerin iddia ettikleri mekanizmalarla (bu mekanizmaların gerçekten evrimleştirici bir etkisi olduğu varsayılsa dahi) bu kadar kısa bir zaman aralığında kusursuz yaratılışlarıyla ortaya çıkmaları imkansızdır. Kambriyen patlaması çok kısa bir zaman aralığında meydana gelmiştir. 1993 yılında yapılan radyometrik ölçümler ile Kambriyen devrinin 543 milyon yıl önce başladığıve ilk hayvan filumlarının ise, 530 milyon yıl önce ortaya çıktıkları belirlenmiştir.Bu çalışmalar aynı zamanda Kambriyen patlamasının 5 milyon yıl içinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Jeolojik açıdan 5 milyon yıl çok kısa bir dönemi ifade etmektedir.

Bugün kabul gören neo-Darwinizm'in türlerin oluşumunu açıklamada kullandığı mekanizmalar için gerekli sayılan süreler ise çok uzundur. Neo-Darwinizm, türlerin oluşumu için, canlının gen dizilimlerinde rastgele mutasyonlar sonucunda küçük değişiklikler biriktiğini ve bu biriken değişikliklerin nesiller sonra, türlerdeki değişikliklere neden olduğunu iddia eder. Mutasyonların canlıların genetik bilgisini geliştirmedikleri gerçeği, bu iddiayı en baştan geçersiz kılmaktadır. Ancak bir an için tamamen spekülatif olan bu evrimci iddiayı kabul etsek ve mutasyonların evrimleştirici bir etkisi olabileceğini varsaysak bile, teori Kambriyen patlaması karşısında yine de çaresizdir: Kambriyen devrinde ortaya çıkan canlıların bu tür küçük değişikliklerle bu kadar kısa bir zaman zarfında meydana gelmesi kesinlikle imkansızdır ve bu imkansızlığı evrimcilerin kendileri de itiraf ederler. Japon bilim adamıSusomo Ohno Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde bu gerçeği şöyle açıklar:

Rastgele meydana gelen mutasyon oranının yılda baz çifti başına 10-9 olduğunu varsayarak ve doğal seleksiyonun negatif etkilerini de göz önünde bulundurarak, DNA baz dizilerinde %1'lik bir değişiklik olabilmesi için 10 milyon yıla ihtiyaç vardır. Evrimsel zamanda ise 6-10 milyon yıl göz kırpması kadar kısadır. Hayvanlar aleminin neredeyse tüm filumlarının aniden ortaya çıkışını gösteren Kambriyen patlamasının 6-10 milyon yıllık bir zaman arasında meydana gelmesinin ise kesinlikle genlerdeki mutasyonlara bağlı değişimlerle açıklanması mümkün değildir.

Ohno'nun sözlerinde de görüldüğü gibi, Kambriyen patlamasının ileri sürülen "evrim mekanizmaları" ile açıklanması kesinlikle mümkün değildir. Nitekim, Science dergisindeki yazısında Richard Fortey de evrim teorisinin içinde bulunduğu açmazı belirterek yazısını şöyle sonlandırmaktadır:

Daha eski bir ataya ait bir delil bulunsa dahi, Kambriyenin en alt tabakalarında neden o kadar çok hayvanın, boyut olarak o kadar çok büyüdüğünü ve neden o kadar kısa sürede kabuk elde ettiğini açıklamak, bir çelişki olarak kalacaktır.


SONUÇ

Bu durumda, amino asitlerin uzaydan dünyaya düşüp düşmemeleri, evrimcilerin sorunlarını çözememektedir. Evrimciler, Allah'ın varlığını ve yaratışını kabul etmedikleri sürece de, hiçbir sorularına cevap bulamazlar. Ancak, "Uzaydan düştük" "Atalarımız mikrop" gibi mantık ve bilim dışı sansasyonel haberlerle, "evrim ölmedi, yaşıyor" mesajları vermeye devam ederler.

Oysa canlılığın sahip olduğu en küçük yapıların dahi son derece kompleks oldukları ve tesadüfen meydana gelemeyecekleri çok açık bir gerçektir. Her canlı, sahip olduğu tüm özellikleri ile birlikte, alemlerin Rabbi olan Allah yaratmıştır.

 

FOSİL ÖRNEKLERİ

2 cm boylarında olan cırcır böcekleri parlak renkli, yuvarlak iri başlı, kısa kanatlı, uzun antenli böceklerdir. Sadece erkekleri ön kanatlarını birbirine sürterek ses çıkarır ve dişileri kendilerine çekerler. Resimdeki amber içinde yaklaşık 45 milyon yıldan beri hiç bozulmadan kalmış olan bir cırcır böceğinin günümüzdeki örneğine baktığımızda tamamen aynı özellikleri taşıdığını görürüz. Bu da bize canlıların ilk yaratıldıkları günden bu yana aynı özelliklere sahip olduklarını, dolayısıyla hiçbir zaman evrimleşmediklerini kanıtlamaktadır.

Fosilden hiçbir farkı olmayan günümüz cırcır böceği.

Cırcır Böceği
Dönem: Senozoik zaman, Eosen     dönemi
Yaş: 45 milyon yıl
Bölge: Rusya

   

Yılan sineklerinin larvaları en düz yüzeylere dahi tırmanabilecek bir yapışma organına sahiptir. Bu canlı, yaklaşık 45 milyon yıl önce de, günümüzdekiler gibi son derece üstün donanımlara sahipti. Söz konusu canlının her detayı, amberlerde oldukça iyi korunmuş şekilde günümüze kadar gelmiştir. Canlının mükemmel şekilde korunmuş olan özellikleri, evrimcileri tamamen açıklamasız bırakmaktadır. Spekülasyonlara mahal vermeyecek kadar belirgin yapılar, milyonlarca yıl boyunca hiçbir evrimleşmenin gerçekleşmediğini açıkça ilan eder.

Yılan sineği Larvası
Dönem: Senozoik     zaman, Eosen dönemi
Yaş: 45 milyon yıl
Bölge: Rusya

Günümüzde yaşayan yılan sineği.

   

 

Bitkiler, son derece kompleks yapılara sahiptir ve bu yapıların -evrimcilerin iddia ettikleri gibi- sözde rastlantısal etkilerle ortaya çıkması da, birbirlerine dönüşmesi de mümkün değildir. Fosil kayıtları farklı bitki sınıflamalarının yeryüzünde bir anda ve kendilerine özgü yapılarıyla ortaya çıktıklarını ve geçmişlerinde evrimsel bir süreç bulunmadığını göstermektedir.

www.evrimcilerinitiraflari.com

Dönem: Paleozoik zaman, Karbonifer dönemi

Yaş: 320 milyon yıl

Bölge: Lancashire, İngiltere

   

Fosil kayıtlarının en belirgin özelliklerinden biri, canlıların bu kayıtlarda gözlemlendikleri jeolojik dönemler boyunca değişime uğramalarıdır. Diğer bir deyişlle, bir canlı türü, fosil kayıtlarında ilk olarak nasıl belirdiyse, bu tür yok olana kadar veya günümüze gelene kadar on milyonlarca, hatta yüz milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişim göstermemekte, aynı yapıyı korumaktadır. Bu, canlıların hiçbir evrime uğramadıklarının açık bir delilidir.

   

Eucnemidae familyasına dahil olan bu böcekler, genellikle kahverengi veya siyah renkli olup, daha çok ormanlık alanlarda yaşarlar. Fosiller, yalancı klik böceklerinin hep yalancı klik böceği olarak var olduklarını, başka bir canlıdan türemediklerini, herhangi bir değişime uğramadıklarını göstermektedir. Aradan geçen on milyonlarca yıla rağmen hiç değişmeyen yalancı klik böcekleri, Darwinistlerin iddialarını yalanlamaktadır.

Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi
Yaş: 45 milyon yıl
Bölge: Rusya

Fosildeki örneği ile aynı özelliklere sahip günümüz yalancı klik böceği görülüyor.

   

Çoğunlukla Kuzey Amerika'da yaşayan çamur balıkları, kel turnalar takımına dahildir ve milyonlarca yıldır aynı kalan canlılardan biridir. Söz konusu balıkların çok sayıda fosili elde edilmiştir. Bu fosiller, çamur balıklarının sahip oldukları tüm özelliklerle bir anda belirdiklerini ve on milyonlarca yıldır hiçbir değişikliğe uğramadıklarını göstermektedir.

Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi

Yaş: 54 - 37 milyon yıl

Bölge: Messel Shales Oluşumu, Almanya

Günümüz çamur balığı

Kuran'ı Kerim - Destek Olun

Harun Yahya Röportajları

www.harunyahya.org

Darwinism in distress.com